|
Erkan Mumcu'nun konuşması
|
ANAVATAN PARTİSİ GENEL BAŞKANI ERKAN MUMCU'NUN 06 ŞUBAT TARİHLİ "TBMM GRUP
KONUŞMASINDAN" BÖLÜMLER
ANAVATAN BASIN MÜŞAVİRLİĞİ
Şimdi bu gariban çıksa sana dese ki "Bana İstanbul'a gelirken paran var mı
diye soracak olan ey Başbakan; ben askere giderken karnın tok mu diye
sordun mu?"
..Senelerdir anlatıyoruz; bu ekonomik politika, bu üreticiyi ele ayağa
bağlı hale getiren, üreticinin üretmekle zararlı hale gelmesini sağlayan
bu para politikası, köyden kente göçü zorluyor. Bu göç planlı bir göç
değil. Bu göç bir umutsuzluğun, bir çaresizliğin firarıdır. İnsanlar
açlıktan kaçıyorlar. İnsanlar, fukaralığın artık insanlık onuruna
dokunacak kadar derinleşmesinden kaçıyorlar. Ve kaçtıkları yerde bir çare
arıyorlar.
Bütün bu çare arayışlarının içinde, insanlar sadece ve sadece kendi
başının çaresine bakmaya çalışırken, yani onun elinden tutan bir devleti,
onun elinden tutan bir hükümeti, onun hakkını ona teslim eden hiç kimse
ortada yokken, herkes başının çaresine bakmaya çalışırken, Türkiye
Cumhuriyetinin Başbakanı utanmazca -tekrar ediyorum utanmazca- "İstanbul'a
gelen adama sormak lazım" diyor; "Cebinde paran var mı? Sen niye geldin
İstanbul'a?" Ben hayatımda bunun kadar utanmazca bir söz duymadım. Bu söz
mağdurlara değil müstekbirlere yakışan bir sözdür, kibirlilere yakışan bir
sözdür. Bu söz firavunlara yakışan bir sözdür. Bu sözü söyleyen dönüp
milletine kendisinin de mağdur olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bu sözü
söyleyen kişi acaba kendisi İstanbul'da olabilir miydi eğer bir vize
uygulanmış olsaydı? Ama bu millet o kadar büyük ki bu sözü söyleyen
kişiyi, o şehre "şehremini" yaptı, belediye başkanı yaptı.
15 senedir İstanbul'da bugünkü Başbakanın kadroları İstanbul'u yönetiyor
ve 15 senenin ardından Başbakan çıkıp diyor ki; "İstanbul'u köye
döndürdünüz." Şimdi ben buna ne diyeyim? Ama asıl söyleyecek sözümü
söylemedim. Şimdi bu gariban çıksa sana dese ki "Bana İstanbul'a gelirken
paran var mı diye soracak olan ey Başbakan; ben askere giderken karnın tok
mu diye sordun mu?" Beni İstanbul'a yasaklayacaksın, "İstanbul'a gelirken
paran var mı?" diye soracaksın, ama beni Cudi dağına gönderirken, beni
memleketin hudutlarına gönderirken, beni ateşlerin içine gönderirken
"Cebinde paran var mı, karnın tok mu, arkada bıraktığın ana, çolunun
çocuğunun geçimini nasıl sağlayacaksın?" diye sormayacaksın. Ondan sonra
diyeceksin ki: "Ben Başbakanım" Yazıklar olsun.
Bu millet daha başka bir vesika istiyor mu yani buna, bu ihanete başka bir
belge lazım mı? Daha ne yapsınlar yani? Bu ihaneti belgelemek için ne
yapmaları lazım ki size gösterelim, ey millet?
TBMM'den geçtiğimiz hafta bir petrol yasası çıktı. yaklaşık 10 gün kadar
önce. Bu petrol yasası tek kelimeyle bir ihanet belgesidir. Bu ne bir
liberal piyasa düzenlemesidir, ne milli menfaatleri gözeten bir
düzenlemedir. Bu apaçık bir ihanet belgesidir.
Şimdi bu yasayla ne getiriliyor? Bu yasayla getirilen şeylerden en
basitini söyleyeceğim sizlere, en basitini. Türkiye'de çıkan petroller
çıkarıldığı ilin İl Özel İdaresi'yle devlet payı paylaştırılıyor. Yani,
kanuna eklenen bir maddeyle petrol nerede çıkarıldıysa çıkarıldığı ilin İl
Özel İdare'ne devlet hissesinin yarısı verilecekmiş. Ben Türkiye'de petrol
çıkarılan illeri ve bundan sonra çıkması muhtemel olan illeri hiçbir
şekilde, herhangi bir haktan mağdur etmek istemem ama bunu ülkenin
birliğine karşı işlenmiş bir suç olduğunu görmemek için cahil olmak
yetmez, mutlaka hain olmak lazım. Mutlaka hain olmak lazım. Şimdi
arkadaşlarım bir not gönderdiler, Cumhurbaşkanımız veto etmiş.
Cumhurbaşkanımızın veto etmiş olmasından memnun oldum ama önemli değil. Bu
belge üzerinden bu hükümetin temsil ettiği zihniyetin açığa çıkarılması
lazım. Şimdi, petrolün çıkarıldığı il, petrolün gelirinin yarısını alsın.
Peki, İstanbul da derse ki verginin toplandığı il de verginin yarısını o
ilde harcasın. Ne olacak? Ülkede dirlik kalır mı, bağımsızlık kalır mı ama
asıl utanmazlık şurada; bu kanun ne zaman çıkıyor? Bu kanun Kerkük
petrollerinin kaderinin tayine gireceği bir zamanda çıkıyor. Bu kanun
Türkiye'nin Kerkük için "Kerkük petrolleri Irak ulusal varlığının ortak
servetidir ve ulusal birliğinin güvencesidir dolayısıyla Kerkük'ün statüsü
ayrı düşünülmelidir" tezini uluslar arası alanda işlediği bir zamanda bu
kanun Türkiye'de çıkıyor. Tam da Dink cinayetinin yarattığı sarsıntı
ortamının içinde diyor ki; "yerel yönetimlere pay verilsin" yani milli
servetler yerelleştirilsin, lokalleştirilsin. Tam da Diyarbakır Belediye
Başkanı'nın bunu talep ettiği zamandan iki hafta sonra.
Bu millet daha başka bir vesika istiyor mu yani buna, bu ihanete başka bir
belge lazım mı? Daha ne yapsınlar yani? Bu ihaneti belgelemek için ne
yapmaları lazım ki size gösterelim, ey millet?
Şimdi, devam ediyorum, daha bitmedi. Devlet payını %1'e indiriyorlar.
Yani, Türkiye'nin herhangi bir yerinde gelecek adam petrol çıkaracak,
çıkardığı petrolün eskiden vanalardan çıkanın %45'i, denizde çıkanın %35'i
Türkiye için de kullanılmak zorundaydı yani, Türkiye'ye satacaktı. %12,5'i
devlet payı, %35'ini de Türkiye'de satmak zorunluluğu vardı. Şimdi, o
zorunluluğu da kaldırdılar. %1'e indirdiler devlet payını. Çıkan petrolün
%1'ini sadece devlet payı olarak ayıracak ve yurt dışına götürecek yabancı
şirketler. Bu milletin bundan karı ne olacak? Yani, Türkiye'den petrol
çıkaracak, %99'unu alıp götürecek. Bu milletin bundan karı ne olacak?
Verecekleri cevap şu: Vergi alacağız. Ne vergisi alacaksın? Vergi cenneti
olan ülkelerde kurulmuş şirketlerle, off-shore şirketlerle öyle bir
faturalandırma yapılacak ki gelirler sürekli eksi bakiye verecek, 5 kuruş
alamayacaksın. Ne vergisi alacaksın?
Siparişle kanun çıkarıyor bu hükümet. O da önemli değil asıl önemli olan
Türkiye bir devlet şirketiyle içinde yer aldığı petrol stratejilerinin
dışına çıkarılıyor. Türkiye, Orta Asya'dan, Azerbaycan'dan, Kafkasya'dan
ihraç ediliyor. Yapılan iş bu. Türkiye stratejik ilişkilerinden, Türkiye
stratejik bakışından, Türkiye stratejik araçlarından soyuluyor.
AKP'nin ve Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı siyasetin özeti budur. Sürekli
bir mağduriyet edebiyatı.
Devletimiz bizim hürriyetimizdir. Devletimiz bizim istiklalimizdir.
Devletimiz bizim adalet içinde, kardeşçe bir arada yaşayabilmek için bizi
gözeten, bizi koruyup kollayan en önemli varlığımızdır. Tarih boyunca
böyle olmuştur. Anadolu coğrafyasında, istiklal içinde bağımsız bir millet
olarak yaşamak, boyunduruk altına girmeden, kendi hür iradesiyle
yaşayabilen bir millet olmak için elimizdeki en önemli varlığımızdır
devlet. Ama elimizdeki en önemli varlığa karşı bir düşmanlık duygusu
yaratılıyor.
Şimdi bütün başarısızlıklarınızın arkasına bir 'mağduriyet edebiyatı'
koyarsanız olacak olan budur. Mağduriyetten geçinmeye alıştılar. Hani
vardır böyle, sürekli işi, elini böğrüne koyup "Hastaneden yeni çıktım,
bana yardım edin abi" diyen adamlar. Sürekli böyle dolaşırlar. "ben
mağdurum, ben mağdurum. AKP'nin ve Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı
siyasetin özeti budur. Sürekli bir mağduriyet edebiyatı. "Mağdur edildik,
mağdur edildik". Kardeşim mağdur edilmemeniz millet size daha ne yapsın?
Tek başınıza Anayasa değiştirecek bir çoğunlukla sizi iktidara getirdi. Bu
ülkenin Anayasal düzeni sizi, bu ülkenin Anayasal düzenine karşı
söylediğiniz sözlere, giriştiğiniz faaliyetlere, demokrasi karşısında
beslediğiniz şüpheli niyetlere rağmen 'ıslah olur' diye getirdi iktidar
yaptı. Bu millet size daha ne yapsın? Bu millet size daha ne versin?
"Derin devlet var, biz ona erişemiyoruz." Ne demek o? Erişemiyorsan var
olduğunu nereden biliyorsun? -Haa bu sözlerden devlet kudretinin hukuk
dışında kullanılmadığı anlamı çıkmaz- Ama sorduğum soru şu; Sen bundan,
bir millet, bir memleket mağdursa asıl mağdur kendinmiş gibi
saklanamazsın. Mücadele edeceksin. Burayı bir hukuk devleti olarak
işleteceksin. Bir cinayetin ardından ortaya dökülüp saçılanlara bakın.
Devletin istikbalini emanet ettiği, istiklalini emanet ettiği, emniyetini,
güvenliğini emanet ettiği kurumlar birbirleriyle apaçık savaş veriyorlar.
Hem de toplumsal hafızanın üzerinden. Adeta bir oyun oynar gibi. Başbakan
buna katılıyor, Bakanlar buna katılıyor. Ve millet dehşet içinde
seyrediyor. Ülkenin emniyetini korumakla yükümlü kuruluşlar birbirlerini
açığa düşürme savaşı veriyorlar.
Toplumsal hafıza üzerinden bir güç kavgası veriyorlar. Benim anlamadığım
şu: Bu güç kavgası neyin adına, kimin adına veriliyor? Sürekli bir
birbirini açığa düşürme çabası. Bu süreç en bariz bir şekilde Şemdinli'de
ortaya çıktı. Şemdinli'den bugüne kadar birileri birbirlerine sürekli,
tabir yerindeyse tezgâh kuruyor. İyi de bu tezgaha düşen kim? Bu tezgahın
zararlısı kim? Türkiye'nin ta kendisi, Türk milletinin ta kendisi, Türk
devletinin ta kendisi. İşte onun içindir ki bütün millet derin bir
'kuşatılmışlık' duygusu içerisinde endişe içinde olup biteni seyrediyor.
Bugün Türkiye'de yaşanan hakim duygu 'endişe'dir. Herkes endişe ediyor
herkes. Endişe içinde olmayan hiç kimse yok. Çocuğunu okula gönderen
analar endişe içinde. İşinden evine dönerken babalar endişe içinde.
Gençler endişe içinde, köylü endişe içinde, sanayici endişe içinde, emekli
endişe içinde. Bugün Türkiye'de en çok konuşulan söz şu: "Çocuklarımıza
nasıl bir ülke bırakıyoruz? Çocuklarımız hangi ülkede yaşayacaklar?" Allah
aşkına bunu hissetmeyen, bunu iliklerine kadar hissetmeyen var mı? Bir
ülkede, tek başına iktidar olacak, onun 5 yıllık bir iktidar dönemi geçmiş
olacak, elinde Anayasa değiştirecek kudreti bulacak, bu dönem dünyada
sermaye bolluğunun zirveye ulaştığı bir dönem olacak, böyle bir dönemden
sonra "Türkiye'nin büyüdüğü' söylenecek ama böyle bir dönemden sonra
Türkiye'de herkes derin bir endişe içinde olacak.
|
|